Burhan Karagöz

Tıyap

Burhan Karagöz

“Başlığını düzelt dostum, ayıp oluyor bir edebiyatçıya!” Dedi telefondaki ses. Kayıtlı değildi numara. Teyit için tekrar baktı ekrana, hayır; tanımıyordu:
“Hayırdır beyefendi? Kimle görüşüyorum ve ne başlığından bahsediyorsunuz?”

“Aaaaa, demek unuttunuz. Ne çabuk. Arkadaşım; ben, yıllar önce Erzurum Hizmetiçi Eğitim’de tanıştığımız branştaşınız değil miyim, Şahin SÖZTUTAN? Başlığa gelince, o bir kere TIYAP değil, TÜYAP olacak.”

“Haaaa!!! Şahin hocam, kusura bakma, telefonda kayıtlıydı aslında numaranız da, alametler geldiği için telefonun başına, gitti… Tüm numaralar buharlaştı vesselam… TIYAP-TÜYAP meselesine gelince: Ne alaka? Yani siz yazımı okuma zahmetine katlandınız mı, hem de sonuna kadar da böyle bir önyargıda bulunabiliyorsunuz?”

“Okuruz be dostum. Acelemiz yok ki!!!” 

Durum anlaşılmış, toplum olarak genel hayatımıza yansımış olan önyargı, maalesef arkadaşı da ahtapot bacakları gibi sarmalamıştı. 

Evet, bir önyargılılığı istese de istemese de arkadaşının dikkatini çekmişti. Lafı evirip çevirmenin, itiraz etmenin anlamı yoktu. Hatasını anladı, hem kendi kendisini, hem de arkadaşının, kendisini affetmesi için, yol yakınken ilgili eseri okumaya devam etti Şahin hoca: 

“Ağlıyordu minik Yağmur. Hem de hıçkıra hıçkıra. Ağlamasından, annesinden aldığı telefonu elinden koltuğa düşmüş, videosu oynamaya devam ediyordu. 

Bir hamlede koştu işinin başından, annesi. Kızı gerçekten ağlamaktan renkten renge girmişti. Ne olmuştu acaba? 

“Yağmur, n’oldu sana kızım? Hayırdır???”

“Tııı…, Tı… Neden… Ama, neden yahu, anneciğim?”

Hıçkırıktan kelimeleri boğazına düğümleniyor, tam çıkaramıyordu. Doktoru çağıracak oldu kadın. Mesaisine gitmek üzere evden çıkan üst düzey komutan olan eşi henüz botlarını bağlıyordu ki, kızının feryadına, ana-kız yaygarasına ortak oldu, yarım giydiği botu apar topar çıkardı, odaya koştu. Eşinin rengi de gitmiş, korkudan titriyordu. 

“Mehmet, vakit kaybetmeyelim. Doktoru arayalım hemen. Ben bir şey anlamadım. Anında ‘Tı… Tııı…’ diyerek feryadı bastı. ‘Tı…’ diyor,  ‘Neden… Ama yahu…’ diyor, başka bir şey demiyor. Tamamlayacak aslında cümlesini, hıçkırıkları fırsat vermiyor.”

Kaşla göz arasında, koltuktaki telefonu kaptı komutan. Devamlı dönüp dolaşan kısa videoyu izledi. Kızı ecel terleri dökerken, eşinin dizlerinin bağı çözülmüşken bastı kahkahayı. Kızını gülerek kucakladı, havaya attı tuttu, öptü, öptü, öptü… Eşinin de alnına bir buse kondurduktan sonra, hızla kapıya yöneldi, botlarını tekrar giyip, ilgili videoyu da sildikten sonra elindekini eşine uzattı, yoluna devam etti. Kapıdan çıkarken hayat arkadaşını tembihlemeyi de ihmal etmedi: 

“Doktora gerek yok güzelim. Keyfinize bakın.”

“Şey, Mehmet… Mehmet…” diye ardından seslendiyse de, kendisini bekleyen aracı fazla bekletmemek için çoktan merdivenleri inmişti bile.

Vardı demek ki bir bildiği kocasının, merakını yuttu, aramadı da. 

Hayatları gün boyu normal seyrindeydi bu iki can paresinin.

Akşam olmuş, bayağı bir gecikmeli de olsa eve dönmüştü komutan. 

“Hatun, dedi, bu gece saat 22’den sonra ağır misafirlerimiz gelecek. Bilgin olsun.”

“Başım gözüm üstüne beyim. Misafirlerin, misafirlerimdir. Var mı istediğin bir mönü?”

“Mesele mönü, yeme içme meselesi değil hayatım. Bizim Yağmur’un sabahki hali beni bayağı etkiledi ki sorma. O kadar ağır işimin içinde bir de bu meseleyle ilgileneyim dedim.”

“Hayrola, ne Yağmur’u, ne meselesi cancağızım??? Haaaa!!! Şu mesele!”

Hatırlamıştı. 

Konu, bu sefer teğet geçildi. 

İlgili saat yaklaşırken sirenlerin, helikopterlerin sesleriyle mavi-kırmızı çakarların renkleri, gecenin siyahlığına ve sessizliğine ortak oldular. 

Toplantı, derin salonda sabaha dek sürdü. Özellikle istihbarat, eğitim, savunma ve maliyenin en üst düzey yetkilileri, bir kez daha, bu kez bayağı bir özel, iki yıl sonra ana sınıfına gidecek olan Yağmur’dan hareketle; ülkenin Kıyamet Gününe kadarki stratejisini yeniden gözden geçirmek üzere bir araya gelmişler, bununla da  yetinilmemiş, anında harekete geçmişlerdi. İşin başlangıcında Yağmur, zirvesinde yeni dünya düzeni vardı çünkü. Nasıl çıkılacaktı bu işin içinden? Ancak, zararın neresinden dönülürse kârdı. Mutlaka bir yerden başlanmalıydı. 

Aslında, komutanın, eşinin telefonundan sildiği buna benzer yüzlerce video, olay ve haberlerden; Yağmur kızımızdan hareketle tertiplenen toplantıdaki herkesin, hatta evinde televizyon olan ve kanalları zapping yapan ‘eli kumanda tutan’ herkesin, haberi vardı. Türk aile ortamı, ister ‘maalesef’ deyin, isterseniz de ‘şükür ki’ deyin, bu hale getirilmişti.

Çaylar, kahveler derken dağılacakları sırada, Başkomutan, kızı sordu babasına. Henüz uyku tutmadığı için uyanık olduğunun, küçük odada annesine ayaktaş olduğunun teyidini aldıktan sonra, şayet ebeveyn olarak müsaade ederlerse bir iki dakikalığına yanlarına getirilmesini rica etti.  Sabahki ağlamanın sebebini bir de kendi ağzından dinlemek istiyordu:

Getirdi babası:

“Tıyap…. Tıyap Gasdamonu’yu da istiyoymus. Beni de öldüyecekley o zaman. Neden yahu? Neden yahu, Gazze’de yiymi bine yakın bana benzey aykadasımı öldüydü. Hepsi gözleyimin önünde, hepsi kulaklayımda.”

Gülmek istiyorlar, gülemiyorlardı. Çünkü yetkililer olarak, “Ağlanacak hallerinize gülmek de neyin nesi?” Derlerdi adama… 

Her ne kadar, bu, yapay zeka ile oluşturulan bir video komedi maskaralığı da olsa önce annesinin telefonuna düşmüş, oradan da çocuğun eline geçmiş; ancak ileri görüşlü üst düzey komutan babanın girişimiyle de, vakit geçmeden, istihbarat, eğitim, maliye ve emniyet ve askeriye başta olmak üzere tüm ilgili birimleri derin düşüncelere sevk etmişti.”

Şahin hoca derin bir iç çektikten sonra tekrar arkadaşını aradı; bu sefer hem tebrik etmek, hem de özür dilemek için. 10.03.2025

 

Yazarın Diğer Yazıları