
Ramazan-I Şerif Takviyeli Fren-1
Burhan Karagöz
Fren hidroliği, fren müşürü, fren balatası, fren kaliperi, fren servosu, fren teli, fren merkezi, fren şuyu, fren buyu vs. vs. vs
Değerli dostlarım; fren tertibatına dair tüm bu detayları sayıp da otuz İnebolu büyüklüğünde bir alana “FREN VE APARATLARI” levhalı bir iş yeri açmak derdinde değiliz…
Yıllar önceydi. 92 model Broadway marka bir arabam var. Acemi işi, ilk göz ağrım. “Köye gel Burhan Hoca, okula git Burhan Hoca…” Yükümüzü bayağı bir çekti. Şu an İtalya’da olan üçüncü oğlum Muhammet Baki o zaman Azize Ana YİBO öğrencisi. Onu okula götür-getir, kendim okula git-gel, çarşı-pazarı gör… Hep aynı emektara yükleniyoruz. Bakımını yapıp yakıtını koyduktan sonra, maşallah yola iyi gidiyor, payır payır… Bazen de istem dışı canavarlaşıyor…
Karda kışta kullanmayı da becerir oldum bayağı. Hatta bir ara, rahmetli anam ve rahmetli babam da sağlar; bizim köye yolumuz düştü. Yolları dozer açmış ve dahi ardından greyder terbiyesi altına girmiş olsa da, civarda, dağda taşta kar o biçim. Bazı kuz yerlerde mübalağasız iki metrenin üzerinde. Fakat genelde erimiş.
Ziyaretimizi yaptık, rahmetlilerin hayır dualarını aldık, Küre’ye dönüyoruz. Mahalleden Güney-Küre yoluna çıkmadan önce, birkaç yüz metrelik tahmini yüzde otuz otuz beş eğimli bir rampa çıkacağım. Dediğim gibi ilk etapta kar bayağı erimiş. Kapımızın önünden, Helimyeri’nin harmanına kadar rahatça geldim. Araba, dolu. Ancak, Topçu’nun evinin altından, Fırıncık’a doğru bahsettiğim rampayı tırmanırken, özellikle gün yüzü görmemiş yerlerde kar: “Ya Burhan Hoca, hoş geldin beş gittin de, gelip de dönmek için benden müsaade aldın mı?” dercesine buzla ara ara el ele vermiş de, meğerse bundan benim haberim yokmuş. Bastım gaza, ‘Iıhhhhhh!’ gitmez. Kar topluyor, pati çekiyor. Gel geri, hatta bayağı bir geri git, tak vitese, tekrar bas gaza: Durum aynı. Birkaç metre daha ilerlesek de fazla yemiyor.
Araçtaki Murat enişte; “Hoca dedi, dur bi dakka!”
Zaten durmuş, çözüm üretmeye çalışıyorduk. Çıkamazsak, ucunda ölüm yoktu ya, geri dönecektik.
“Benim, dedi; aklıma bir fikir geldi!”
“Hayrola Enişte?”
“Bu araba önden çekişliydi, değil mi?!”
“Evet.”
Bir çırpıda indi arabadan, çıkardı paltosunu, attı kaputun üstüne, yüzünün üstü kaputa yattıktan sonra:
“Bas gaza hoca!” dedi.
“Ne diyorsun sen? Olur mu öyle şey?”
“Beni dinle hoca. Ben seni kötü yola sevk etmem!”
Israr edince, onun canını da düşünerek, kendisini tehlikeye atmadan, gaza yüklendim. Gaz, fren, fren gaz… Dura kalka hakikaten yaklaşık iki yüz metrelik bayırı payır payır çıktık. Bir iki yerde patinaj çekti ama, o kadarcık kusur, bu karda kışta kadı kızında da bulunuyordu. Sonrasında ise, zaten ana yol, Güney-Geriş-Küre yolu, açıktı. Yerimize sağ salim ulaşmıştık. Bu olaydan sonra inanın bir yaşıma daha girmiştim.
Gene aynı arabam. Bizim köyle Küre arasında bir yerde kaldım. Bir yaz günüydü: kaputtan kaba kaba duman çıkmaya başladı. Hortum patlamıştı. Motor ustası olan kayınbirader Şeref’i aradım. Su koyup dinlene dinlene Küre’ye kadar geldik. Buradan İnebolu’ya kadar da bir karış kadar kesip eklediği bahçe hortumuyla durumu idare ettik. Hele hele Çuha Doruğu’ndan İnebolu’ya dek, 30 kilometrelik belki de yüzde yirmi eğimli bu inişi; gözlerim hararet göstergesiyle kaputta, ayaklarım her an frene basacak gibi, tetikte indim. Allah’tan ki bir tehlikeye maruz kalmadık. Gerek bu ilk arabamda, gerek diğerlerinde ve dahi çocuklarımın arabalarında bile bu kayınbiraderin emeği çoktur. Allah (CC) razı olsun.
İnebolu’da, Mustafa Kemal Paşa Caddesi’nde oturuyorum o zamanlar. Bir kış mevsimi. Emektar, aynı. Yerde hafif kar var. Tozak, yani lapa lapa olmayanından. Yeni yağmış. Soğuk, ‘Ben burdayım!’ diye haykırıyor fakat. . Evden çıktım, yalnızım. Aldım 2’ye, yavaş yavaş gidiyorum. Jandarma Karakolu’nun üstünden İmam Hatip Lisesi’ne doğru ineceğim. Baktım ki Jandarma’nın üstü, yaldır yaldır buz. “İki, çok; bari birle ineyim!” dedim. Vites küçültmek için de frene basmam icap etti kendimce. “Vay efendim sen misin frene basan?!!!” Yıllardır yükümüzü çeken, direksiyonu sağa çevirdi mi sağa, sola çevirdi mi sola dönen tekerlekler bu sefer resmen bana isyan etti. Taşıdıkları bir ton civarındaki bence ‘lüks’ otomobilim, adeta kontrolü güç metal yığını haline geldi de tekerler, onu kendi istedikleri yöne doğru elimden aldı gitti. Direksiyon, devre dışı. Kayıyor. Gittikçe hızlandı. Dümdüz kayıyor. Bari dedim yön levhasını ortalamayayım, direksiyonu sağa çevirdim, ‘Iıııı!’, sola çevirdim, yönlendirmeden eser yok, uğru tuttuğuna gidiyor bizim metal yığını. 20-30 metre önümüzde, Kastamonu-İnebolu karayoluna çıkacak mini refüjde yön levhası var. Yüzde yüz çarpacağım da, korkum, kaputu ortalı biçmesi muhtemel bu metal çubuğun vücuduma da saplanması, bacaklarımı biçmesi, veya onu da aşıp karayoluna fırlamam. Bu saniyelik fikir jimnastiğinin de sonu geldi: “ÇAAAAAT!!!” Kaput bayağı bir çöktü, koca metal levha, betonuyla beraber söküldü, yerde yatıyor; refüjün hayli yüksek beton kenarlığı, aracımın ‘hız kesici’si, doğal freni oldu. Arabam çalışıyor, kaput bitik, ben ellerim direksiyonda, donuk bir şekilde, içerdeyim. Kılıma bile zarar gelmedi de korkusu yetti. Zaten orası hayli kalabalıkmış. Yanıma geldiler, geçmiş olsun diyen diyene. Yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordular. “Hayır!” dedim. Çok korktum ama, Allah’tan ki korktuğum başıma gelmedi. Birkaç dakika çözüm yolu aradım. Baktım ki bizim öğretmen arkadaş Mahmut KÖSEOĞLU da aynı yerden kaya kaya, hatta dönerek kaya kaya, fakat ağır ağır, az öteme kadar geldi. Yani anlayacağınız, o da buzdan nasibini almıştı.
Fazla beklemenin anlamı yok. Çekici çağırmayı düşündüm bir ara. Fakat bir iki hamle yapayım da beceremezsem çağırırım dedim. Aldım geri vitese, bastım gaza. Biraz bağırdı çağırdı ama, belki de bir metrelik metal yön levhasını da gerisin geri yerine oturttu. Evet, gerçekten elimi bile sürmeden düzeldi meret.
Daha yeni, birkaç yıl önce. Fakat bu sefer aracımın kimliği değişik. Gene kıştayız. Sabah güle oynaya Cünürye yokuşundan çıktım, Kızılkara yokuşundan da aşağı ineceğim. Bu yokuşu bilenler bilir, bayağı bir diktir. Normal günde dahi birinci vitesle dikkatli inmek zorundasınız. İşte tam yokuşun başına geldim, ilerisi ışıl ışıl buz. Kalın bir tabaka halinde. Metrelerce. Arabanın yönü aşağı meyletmemiş olsa, inanın geri vitese takar, en azından geldiğim yerden, Cünürye yokuşundan gerisin geri inerdim. O imkanım yok artık. Dörtlüleri yaktım, çalışır vaziyetteki arabamdan indim, çaresizce, aval aval sağa sola bakıyorum. Tam o sırada “Burhan hocam!” diye bir ses duydum. Ses, 50-60 metre sağ tarafki evlerden birinden geliyordu. Dönüp baktığımda, sesin, mesai arkadaşlarımdan Fatih Turgay YILMAZ’ın babası Ahmet abiye ait olduğunu anladım. Tarifi şuydu:
“Hocam, birinci vitese al, el frenini bir diş çek, kesinlikle ve kesinlikle frene dokunma, yavaş yavaş in!!! Eğer inemem de diyorsan, geleyim istersen…”
“Hayır, dedim; eyvallah abi, gelmene gerek yok. Ben hallederim. Teşekkür ederim, Allah (CC) razı olsun.”
İçimi; önceden bu her işime koşan ‘modern at’ımın bu sefer laf söz dinlemez, bana kafa tutar hali peydahlanırsa n’olacak endişesi kaplamıştı. Arkadaşa da gelme dedim. İş başa düştü.
Dediği gibi yaptım. Sadece, tekerlerin kaydığını değil de döndüğünü hissediyordum. Sonuç: Koca bir Elhamdülillah…
Geçen yıl: Çuha Doruğu’na doğru çıkıyoruz. Eşim ve rahmetli babam var. Babamı, Kastamonu’ya doktora götürüyoruz. Meşhur Karayelek yokuşundayız. Hızım, üçüncü vites hızı. Yerler ıslak, yoklamada bu sefer sepken de ‘Burdayım!’ çekti. Baktım devir düşüyor, bir alt vitese alacaktım ki ayağım ister istemez frene değdi. “Vay efendim sen misin basan!!!” Koca yolda istem dışı bir ‘U’ çizdim. Yetti mi, hayır; çift yönlü Kastamonu-İnebolu karayoluna dik kesecek şekilde geri geri, dağa doğru, normal üstü bir hızla gidiyorum. Allah’tan aşağıdan ve yukarıdan gelen giden araç olmadı. Rahmetli: “Doğru sürsene şunu beee!!” dedi. Cevap verecek mecalim kalmamıştı. Bir frene dokunuşumla araç, kontrolden çıkmıştı. Eğer, abartmıyorum; Allahü Teala Hazretleri sol taraf ki dik kaşlı koca ormanı onlarca metre geri çekmeseydi, o hızla geri geri dağa çarpacak, belki de takla atacaktım. Olmadı. Meğerse bana öyle gelmiş. Durdu. Dörtlüleri yaktım, indim, şükür ki hiçbir şey yoktu. Allahü Teala, dik yar’lı koca dağı geri çekti mi anlayamadım ama onlarca metre geri gitmeme rağmen dağa çarpmamış far dahi çizilmemişti.
Devam Edecek