• Haberler
  • Genel
  • 'Oruçlu ağzın zikri, marifetullah kapısının anahtarıdır'

'Oruçlu ağzın zikri, marifetullah kapısının anahtarıdır'

Şeyh Şaban-ı Veli (1481?, Taşköprü – 4 Mayıs 1569, Kastamonu) Halveti Tarikatı’nın, Cemaliyye Şubesinin, Şabaniyye kolunun kurucusu mutasavvıf evliyadır. Şeyh Şa’ban-ı Veli Kastamonu’nun Taşköprü'nün Gökçeağaç Bucağı’na bağlı Çakırçayı Köyü’nün Cimdar Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Tumar-ı Turuk-ı Aliyye’de bu yer, Harmancık Mahallesi Çiftehacılar Sokağı’nda şeklinde kayıtlıdır. Doğum tarihi konusunda kesin bir bilgi yok. Müze kayıtlarında 9O3/1497 yılı...

Şeyh Şaban-ı Veli (1481?, Taşköprü - 4 Mayıs 1569, Kastamonu) Halveti Tarikatı'nın, Cemaliyye Şubesinin, Şabaniyye kolunun kurucusu mutasavvıf evliyadır. Şeyh Şa'ban-ı Veli Kastamonu'nun Taşköprü’nün Gökçeağaç Bucağı'na bağlı Çakırçayı Köyü'nün Cimdar Mahallesi'nde dünyaya gelmiştir. Tumar-ı Turuk-ı Aliyye'de bu yer, Harmancık Mahallesi Çiftehacılar Sokağı'nda şeklinde kayıtlıdır. Doğum tarihi konusunda kesin bir bilgi yok. Müze kayıtlarında 9O3/1497 yılı yazılı ise de bir not konularak bu tarihin kesin olmadığı belirtilmiştir. Sefine-i Evliya'da ise 9O5/1499 yazılıdır. Şeyh Şa'ban-ı Veli anne ve babasını küçük yaşta iken kaybetmiştir. Bu sırada büyük bir ihtimalle dokuz yaşlarında bulunuyordu. Ortada kaldığı böyle bir dönemde kendisini hayırsever bir hanım evlat edinmiş ve onu öz evladı gibi sevmiştir. Bu hanımın Şeyh Şa'ban-ı Veli'ye, yaşı icabı gerekli tahsili yaptırmasından hatta onu İstanbul’a kadar göndermesinden, onun oldukça varlıklı bir hanım olduğu tahmin edilebilir. Sefine-i Evliya'da Şa'ban-ı Veli’nin Yahya Efendi adında bir oğlunun bulunduğu kayıtlıdır. Ancak adı geçen yüz yıldan fazla yaşadığı için torunu olabileceğine dair not düşülmüştür. Her iki duruma göre Hz. Şa'ban-ı Veli’nin evlendiğini ve neslinin devam ettiğini öğreniyoruz. Yahya Efendi İstanbul'da Eyüp Camii'nde kürsü şeyhliğinde bulunmuş ve adı zamanın ileri gelen alimleri arasında geçmiştir. Babası veya dedesi olan Şa'ban-ı Veli'nin irtihali üzerine altıncı postnişin Çorumlu İsmail Kudsi Efendi'den feyz alarak zahir ve batınını ma'mur etmiştir. Nihayet yüz yaşını aşmış olduğu halde H.1082/M.1671 yılında dünyasını değiştirmiştir. ODASININ KAPISINI ÜZERİNE KİLİTLEYİP TEFEKKÜRE DALARDI Şeyh Şa'ban-ı Veli ilk öğrenimine, zamanın gelenekleri de dikkate alınarak, doğduğu mahallenin mektebinde Kur'an-ı Kerim talimiyle başlamış; akli ve nakli bilimlere sahip olmak için zaman zaman Taşköprü’ye ve devrinde alimlerin toplandıkları yer olan Kastamonu'ya gitmiştir. Bir rivayete göre 918/1512 yılında vefat eden ve Kastamonu'nun İsfendiyar Mahallesi'nde kain Abdürrezzak Camii Türbesi'nde metfun bulunan Osman oğlu Hoca Veli'den tefsir ve hadis dersleri okuduğu hatta Kastamonu'daki tahsili sırasında kendisinden icazet aldığı bilinir. Şa'ban-ı Veli'nin hayat kronolojisine bakılırsa makul gibi gelmektedir. Daha sonra buralarda da tatmin olmayarak karayolu ile İstanbul'a gider. İstanbul'da her ilim dalının erbabını bulur ve onlardan dersler okur. Kur'an-ı Kerim'i önceden öğrenmiş olması ona tefsir ve hadis ilimlerinin kapılarını rahatlıkla açtırır. Bu dönemde Fatih civarında bulunan medreselerin birinde kalmakta olan Şeyh Şa'ban-ı Veli derslerini ilerlettikçe gerçekleri görmeye başlar. Bunca ilim okumaktan maksat gerçeğe, ilahi sırlara sahip olmaktır. Öğrenim yıllarında güzel ahlakı ve ağırbaşlılığı ile çevresinde dikkat çekerek tanınıp sevilen Şeyh Şa'ban-ı Veli İstanbul’da kimseye karışmadığı gibi, zaman zaman odasının kapısını üzerine kilitleyip tefekküre dalardı. Nadiren görüştüğü kimseler de kendisi gibi ilme susamış; halim selim kimselerdi. O, zahiri ilimlerle tatmin bulmuyordu. İrfan yolunun isteklisi idi. Kendisini devamlı arayışa sevk eden bir iç sıkıntısı vardı. Bu sıkıntı onu bir mürşid-i kamil aramaya sevk etti. İstanbul’daki bazı şeyhlere halini arz etti ise de aradığı mürşidi bulamamıştı. Tekkeleri dolaşıyor, zikirlere katılıyordu ama içindeki sıkıntıyı bir türlü gideremiyordu. Bu arada icazetnamesini aldı. Bolu'da Hayreddin Tokadi (K.S.) adında bir mürşit olduğunu duymuştu. Kendisinin adeta ona karşı sevk edilmekte olduğunu hissediyordu. Bir gece rüyasında memleketine, sılaya gitmesi hitabını görüp işitti. Bunun üzerine Kastamonu'ya dönmeye karar verdi. Sılasına giderken yol üzerinde bulunan Bolu'daki Hayreddin Tokadi'ye uğrayıp onu ziyaret etmeyi düşünüyordu. Bir iki arkadaşıyla birlikte İstanbul’dan yaya olarak yola çıktılar. Müze kayıtlarına bakılırsa Hayreddin Tokadi'nin yanına varmaları 1519 yılındadır. MADDİ MANEVİ HER ŞEYİNİ TOKADİ'YE TESLİM ETMİŞ Bolu'ya, Tokadi'nin yanına bir akşamüstü ulaştılar. Tekkenin yakınındaki handa konaklamayı düşünüyorlardı. Yatsı vakti idi. Arkadaşları hem yatsı namazını kılmak hem de tekkedeki zikri dinlemek için tekkeye gitmeyi teklif etmişlerdi. Şeyh Şa'ban-ı Veli'nin arzusu, şeyhi ile sabahleyin görüşmekti. Sonunda o da arkadaşlarına uyarak birlikte zikir halkasına katıldılar. Kalbindeki parlak ilahi ışıkla o hale geldi ki oralardan ayrılmak için kendinde derman bulamadı. Arkadaşlarını kalacakları hana gönderdi. Gönül sıkıntılarını Hayreddin Tokadi'ye anlatıp bütün varlığı ile ona bağlanmıştı. Biat ederek maddi manevi her şeyini Tokadi'ye teslim etmiş, dünya halini ve arkadaşlarını terk etmişti. “BİZ DÜNYAYA ÜRYAN GELDİK, ÜRYAN GİDERİZ” Şeyh Şa'ban-ı Veli Hayreddin Tokadi'nin yanında on iki yıl kaldı. Bu süre zarfında şeyhinin hizmetinde bulundu. Birçok mertebeler aştı. Hilafetle Kastamonu'ya gönderildiği tarih 153O-1531'dir. O, dünyaya değer vermeyen olgun biri olduğundan ve adeta yokluğundan memnun bulunduğundan Kastamonu'ya geldiğinde tanınmak istememişti. Bu şehre geldiğinde Hisarardı semtinde Seyyid Sünneti Mescidi'ne yakın bulunan Hüsam Halife'nin yaptırmış olduğu Cemaleddin Camii avlusuna indi ve orada münzevi bir hayat geçirmeğe başladı. Bu haline acıyan halktan bazıları ona çobanlık teklif ettiler; çamaşırını yıkadılar. Teklif edilen çobanlık için, “Biz insanları gütmeğe geldik”, yırtılan eski gömleği için de, “Biz dünyaya üryan geldik, üryan gideriz” sözleriyle tevekkülünü ortaya koyuyordu. O, ihlas derecesinde çok oruç tutar ve “Oruçlu ağzın zikri, marifetullah kapısının anahtarıdır” derdi. Şa'ban-ı Veli hazretlerinin şiir, nesir ve nutuk iradı ile ilgili her hangi bir eseri yoktur. Bunun sebebi de kalden (sözden) ziyade hale önem vermiş olmasıydı. “SEYYİD SÜNNETİ'DEN BOŞALAN SECCADEYİ ŞEYH ŞA'BAN-I VELİ DOLDURUYOR” Şeyh Şa'ban-ı Veli bir gün Seyyid Sünneti Mescidi'nde bulunan halvethanelerden birinde erbaine niyet etti. Tamamladıktan sonraki hali halk tarafından bilinmeğe başlandı ve onun mutasavvıf kişiliğini anlayan halk sohbetine gelmeğe başladı. Halvetiliğin Kastamonu ve civarında, Seyyid Sünneti'den sonra ünlü mürşidi kalmamıştı. Sünneti Efendi hayatta iken, ölümünden sonra yerinin boş kalacağını hissederek derin üzüntüye kapılmıştı. Rivayete göre Seyyid Sünneti, Hızır (A.S.)'dan zaman zaman, seccadesinin bir süre boş kalacağını öğrenmiş fakat sonradan fevkalade bir şeyh tarafından doldurulacağı müjdesini almıştı. Gerçekten de vefatında oğlu küçük olduğu için babasının yerini dolduramamıştı. O günlerde Halvetiyye Tarikatından olgun, kamil bir şeyh olan Tarakçızade Abdurrahman Efendi vardı. Fakat bu zat Şeyh Şa'ban-ı Veli kadar liyakat sahibi değildi. Keza aynı tarihte llgaz'da Benli Sultan, Bayramiyye'den İsa Dede, Nakşibendiyye'den Menekşe Dağı'nda Mahmud Efendi vardı. Herbiri usul ve erkanı ile etraflarını irşat ederlerdi. Seyyid Sünneti'den boşalan seccadeyi Şeyh Şa'ban-ı Veli dolduruyor, Hızır (A.S.)'ın müjdesi gerçekleşiyordu. O, şeriat kurallarını uygulamada, tarikat yolunu düzenlemede doğrulukla davranıyor, etrafına dervişler ve dostlar topluyordu. O tarihte Seyyid Sünneti Mescidi, cami hüviyetinde olmayıp şehrin dışında bulunduğundan Şeyh Şa'ban-ı Veli'nin dervişleri ve kendisini sevenler onu şehir içinde bulunan Honsalar Camii'ne davet ettiler. Bu camiye geldikten sonra etrafındaki halka daha da büyüdü. Kendisini Şaban Dede namıyla anmağa başladılar. “ŞERİAT BADEMİN KABUĞU, TARİKAT ÖZÜDÜR” Şeyh Şa'ban-ı Veli dervişlerini Seyyid Yahya Sultan'ın yolundan ayırmıyor ve Mi'yar-ı Tarik adlı kitaba uyarak dervişlerine yol gösteriyordu. Yaptığı her işte Allah rızasını gözetirdi. Dünya arzusu yoktu. Etrafa gönderdiği halifelerinde de bu vasıfları arardı. Kendisini çekemeyenler olmakla birlikte onların irşadı ve tesirleri bu derece kalıcı olmadı. Şeyh Şa'ban-ı Veli bütün işlerinde şeriat hükümlerine uyar, “Şeriat bademin kabuğu, tarikat özüdür” derdi. Böylece mürşid-i kamil olarak ünü dört bir yana yayıldı. Osmanlı ülkesinin her tarafına halifeler gönderdi. Üç yüz altmış zata hilafet duası etmiştir. Bu hal kendisinden sorulduğunda, “Üç yüzüne ben dua ettim, altmışına Sultan-ı enbiya dua ettiler” demiştir. Bunca ilim ve irfanına rağmen Şeyh Şa'ban-ı Veli tevazuu seven, ilmiyle övünmeyen biri idi. O derece ki, çokları kendisini ümmi bilirdi. Honsalar Camii'nde Kur'an-ı Kerim'i tefsir eder, hadisler naklederdi. Bu ilmi toplantılara halk gelir ve kendisini zevkle dinlerlerdi. Fakat zamanla irşadı batıni galebe çaldığından va'z ve nasihattan vazgeçti. Şeyh Şa'ban-ı Veli'ye sadece Kastamonu'dan değil, başka yerlerden de dost ve müridan gelirdi. Bunlar arasında tanınmış ilim ve din adamları bulunuyordu. Değerini anlamayan bazıları ise dedikodu yaparak kötü niyetlerini ortaya koymalarına rağmen o bunların hiç birine cevap vermemiş, tahammül etmişti. “BU YANIKTA BİR HİKMET VARDIR” Şehrin Atabey Mahallesi'nde çıkan bir yangında yanan bir tahta Honsalar Camii'ni de tutuşturdu. Ahşap olan binayı kurtarmak mümkün olmadı. Yeniden yaptırmak isteyen dervişlerine Şeyh Şa'ban-ı Veli izin vermedi. “Bu yanıkta bir hikmet vardır” diyerek Hisarardı'nda Seyyid Sünneti Mescidi'ne yakın bir eve taşındı. Bu ev Eyüb Halife tarafından hibe edildi. Şeyh Şa'ban-ı Veli hayatta iken bu evde oturmak ve yerine geçecek şeyhlerin de oturmaları için bir vakıfname tanzim etti. Bu vakfın şahsiyeti daha sonra kütüğe kaydedilmiştir. Şeyh Şa'ban-ı Veli hayatı boyunca kendine bizzat başvuran veya dua ile yardım isteğinde bulunan herkese koşmuş, çeşitli kerametler göstermiştir. Bunlar kerametleri kısmında geçmektedir. Şeyh Şa'ban-ı Veli giderek yaşlanmakta idi. Halvet ve uzlet etmek isteyerek Seyyid Sünneti Makamı'ndaki savmaasına girdi. Rivayete göre yedi yıl dünya yüzü görmedi. Beş vaktini burada kıldı. Tayyı zaman ve tayyı mekan ile namazlarını Ka'be-i Muazzama'da kıldığını söyleyenler de vardır. Kerametlerinin anlatılmasından hoşlanmaz, anlatanı azarlar ve inkar ederdi. Bazı kerametler yalnız kendisinde değil, dervişlerinde de görülmeğe başladı. Şa'ban-ı Veli evliyalık tacını giymişti. Dışarıya hiç çıkmadığı savmaasında, dua isteğiyle gelenlere yardımcı olmaktaydı. O, dünyadan elini, eteğini çekmiş; halka minnet etmeyerek kanaat ve tevekkülle ömür geçirmişti. Para biriktirmez, nerede ise hepsini dervişlerinin ve onların ailelerinin nafakalarına ve darda kalanlara harcardı. Şa'ban-ı Veli Hazretleri sadece insanlara değil, cinnilere de mürşid olduğundan insan ve cinnin mürşidi anlamında kendisine Mürşidü's-Sakaleyn denirdi. “BENİM NAMAZIMI KIL, ÖYLE GİDERSİN” Hazret-i Şa'ban-ı Veli kutbiyyet makamına ulaştıklarında Allah'tan üç şey istemiştir: tarikatına intisab edenlerden bir kimse seyr-ü sülukun sırlarına haberdar olamadan vefat ederse o kimseye son nefesinde tevhid-i zat zevkinden ihsan buyurulması. Tarikatı saliklerinin cin ve peri tasallutundan, bilhassa sihir yapıcıların sihirlerinden muhafaza olunması. Kıyamet gününe kadar ariflerin eksik olmaması. Gerçekte bu tarikattan çok arifler yetişmiştir. Salikler arasında cin ve periye musallat olanların bulunmadığı kitaplarda yazılıdır. Ömrünün sonlarına yakın dervişlerini yanına toplayarak onlara dua ve nasihatlerde bulunmuştu. Bu arada İstanbul’da Süleymaniye Camii Vaizi, aslen Kastamonulu Muharrem Efendi kendisini ziyarete gelmişti. Gitmeye hazırlanırken ona, “Gitme, biz ahirete göç yapıyoruz. Benim namazımı kıl, öyle gidersin” buyurdu. Görünür bir rahatsızlığı olmadığından bu sözleri onun yaşlılığına verdiler. Fakat gerçekten kısa bir süre sonra bir cuma sabahı gün doğarken dünyasını değiştirdi. Tarih 18 Zi'lhicce 976 yani 4 Mayıs 1569 Çarşamba günüdür.

Bakmadan Geçme